AHMET BİCAN ERCİLASUN Hocamızın Kaleminden T.D.Kültür Kurultayı 2. Çeşme Buluşması

30 Nisan 2010

T.D.Kültür Kurultayı 2. Çeşme Buluşması

İzmir’in Çeşme’si, geçen hafta baş döndürücü bir şölene sahne oldu. Türk Dünyası Altın Yunus otelinde toplandı ve İkinci Uluslararası Türk Dünyası Kültür Kongresi’ni yaptı. Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü’nün muhteşem düzenlemesiyle, Türk Dil Kurumu’nun da iş birliğiyle bir hafta süren bir bilgi, bilim adamı, kültür kaynaşması.
Prof. Dr. Fikret Türkmen’in yoktan var ettiği Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü’nün ikinci büyük başarısı bu. Birinci kongre dört yıl önce yine Çeşme’de yapılmıştı. Yine gönüller, duygular, bilgiler birleşmişti. Fakat bu defaki başka. Bu defaki kongre şiir ve edebiyat sohbetleriyle, musiki dinletileri ve oyun gösterileriyle tam bir şölene dönüştü.

(daha fazla…)

Diğer Dillerdeki Türkçe Sözcükler

13 Nisan 2010

Dil meselesi tartışılırken bir gerçek her zaman göz ardı edilmiştir. Bu, Türkçenin başka dillerde olan on binlerce kelimesinin hiç akla dahi getirilmemesidir. Moğolca, Urduca gibi artık epey uzakta kalmış diller ile Farsça, Ermenice, Gürcüce gibi Ön Asya dilleri, Yunanca, Bulgarca, Makedonca, Arnavutça, Romence, Sırpça-Hırvatça, Macarca ve hatta Rusça gibi Balkan, Orta ve Kuzey Avrupa dillerinde on binlerce Türkçe kelime vardır. Türkçe sadece sözlükleri etkilemekle kalmamış, bütün Balkan dillerinin morfoloji ve sentaksını da etkilemiştir.

Sırp-Hırvatçadaki Türkçe kelimeler
Abdullah Skaljiç, Sırp-Hırvat Dilinde Türkçe Kelimeler (Turcizmu u srpskohrvatskom jeziku) isimli birinci baskısı 1957, ikinci baskısı 1962’de Saraybosnada yapılan eserinde, Türkçeden Sırp-Hırvat diline 8.742 kelimenin geçtiğini tesbit etmiştir Tabii ki Sırp-Hırvatçadaki Türkçe kelimelerin sayısı bu kadar değildir. Nitekim kitabın ilk baskısında 6.500 kelime yer almıştı (Milan Adamovic, “Tanıtma”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, Ankara 1969, 289. s. vd.).

(daha fazla…)

Prof. Robert Dankoff’un Seyahatnâme İle Yolculuğu

16 Mart 2010

Chicago Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Robert Dankoff, Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü ile Türk Edebiyatı Bölümü’nün katkılarıyla 25 Kasım 2001 tarihinde düzenlenen programda Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si üzerine bir konuşma yaptı. Dünyadaki en önemli Türk ve Osmanlı kültürü araştırmacıları arasında gösterilen Prof. Dankoff, Türk edebiyatının  kaynaklarından sayılan ve 11’inci yüzyılda yazılmış olan iki temel eseri, Divanü Lügat-it-Türk ile Kutadgu Bilig’i İngilizceye çevirerek yayımlamıştır.

Yaklaşık on beş yıldır çalışmalarını Evliya Çelebi ve Seyahatname üzerine yoğunlaştırmış olan Prof. Dankoff, bu konu hakkında çeşitli monograflar ve makaleler yayımladı. Bunlar arasında 17’nci yüzyılda yaşamış ünlü devlet adamı Melek Ahmet Paşa üzerine, Seyahatname’deki bilgilere dayanan bir monografi ile bir Evliya Çelebi sözlüğü çalışması da yer alıyor. Dankoff, son olarak, Seyahatname’nin yeniden yayımlanmasını amaçlayan ve Yapı Kredi Yayınları’nca yürütülen projede görev alıyor.

(daha fazla…)

Bir Dil Ölmüş Diyeler

16 Şubat 2010

“Hızla yok olan dillerin derdine düşen David Krystal’ın Dillerin Katli adlı kitabını okuduğumda (Profil Yayınları, 2007) böyle kötü hissetmiştim kendimi. Bu yazı da alıp o uzak diyarlara götürdü beni, hatıralarını bırakacağı kimsesi olmadan göçüp giden “Bo” dili gibi… Vaktiniz varsa lütfen okuyunuz.”

Çoğumuzun ruhu duymadı. Geçen hafta, bir dilin son konuşanı, sözcükleriyle birlikte mezara gömüldü. Yeryüzünden bir dil daha eksildi.

Hindistan’ın doğu kıyılarından 750 m. açıktaki Andaman Adaları’nda 65 bin yıllık Bo kabilesinin yaşayan son ferdi, 85 yaşında öldü. Bo dilini bilen tek kişi Boa Sr ile birlikte bu dil de tarihe karıştı.

Delhi’deki Ulusal Jawaharlal Üniversitesi’nden dil uzmanı Anvita Abbi, Bo dilini bilen son kişi ve on kabilenin en yaşlı üyesi olan Boa Sr ile 2005′te tanışmış. Abbi, bir süre önce görme duyusunu kaybeden yaşlı kadının, birkaç yıl önce Bo dilini bilen son arkadaşının da ölümüyle yalnız kaldığını, kendi dilinde hiç kimseyle konuşamadığını söylüyor.

‘Bir dilin son konuşanı’ sözü adamakıllı dokunaklı. Bir dilin, yani bir kabilenin, bir halkın bütün geçmişi, ruhu… O göçüyor ve binlerce yıllık bilgi, duyuş ve hatıra bir daha gelmemek üzere toprağa gömülüyor. Artık o dilde rüzgârın esişi, yağmurun toprağa düşerken çıkardığı sesler, güneşin ağaçlar arasından süzülüşü, baharın köpürüp gelişi, akşam karanlığının dağlara çöküşü, bir insanın bir insana gülümseyişi… Hepsi ama hepsi adsız kalıyor. Sanki hiçbir zaman var olmamış gibi. Yeryüzünün muhteşem orkestrasından bir ses daha eksiliyor. Yok oluşun ürperten boşluğu…

Aslına bakarsanız, ‘Dillerin Katli’ (çev: Gökhan Cansız, Profil, 2007) kitabının yazarı David Crystal haklı. Bir dil, son konuşanı vefat etmeden çok önce fiilen ölmüştür. Çünkü “Eğer bir dili konuşan son kimse sizseniz, bir iletişim aracı olan diliniz zaten ölmüştür. Çünkü dil ancak onunla konuşulabilecek biri varsa hayattadır. Hayatta kalan yalnız sizseniz, diliniz hakkında bildikleriniz, halkınızın dil geçmişinin deposu ya da arşivi gibidir.”

Boa Sr’nin, ömrünün son yıllarını korkunç acılar içinde geçirdiğini söylemeye gerek var mı? Bir halktan arta kalan bütün kelimeleri kurşun gibi içinizde taşıyor fakat onları kimseye söyleyemiyor, kimseden duyamıyorsunuz! Binlerce yılın sesleri içinizde uğuldayıp duruyor. Belki çıkıp dağlara, sulara, rüzgâra karşı bağırıyorsunuz; sesinize dağlardan yankı geliyor ancak. Yaklaşmakta olan kıyametin ayak seslerini duydukça kelimelerin çığlığı ve uğultusu dayanılmaz oluyor. Ölüm yaklaşırken bu emaneti nereye bırakacağınızı bilemiyor ve can havliyle bir o yana, bir bu yana koşuyorsunuz. Bir felaket gününde bacaklarınıza sarılmış çocuklarınızı ne yapacağınızı bilemeyişiniz gibi… Biraz sonra ebediyen susacak kelimeler de kovanını terk etmek üzere olan çıldırmış arılar gibi kızılca kıyameti koparmakta. Ölüm meleği gelip can ateşi sönüyor ve bir halkın üzerinde yaşayıp gittiği o topraklar ebediyen sessizliğe gömülüyor.

(daha fazla…)

Kocağolu’nun Atabek’e Bazı Sözcüklerle İlgili Yanıtı

7 Şubat 2010

Kocaoğlu’nun Atabek’in bazı sözcüklerine yönelik eleştirel yazısını aynen yayınlıyoruz:

Sayın Adnan Bey, Verdiğiniz örnekler için çok teşekkür ederim. Ancak, o örneklerden aşağıdakilerin kökeni Türkçe değildir:

aba (Kırgız): Farsça “heva” sözcüğünün Kırgızca söylenişi: aba < hava < heva
efir (Hakas): Rusçadan Hakasçaya geçmiştir: efir < efir Rusça < efir Yunanca
aver (Karaim): Rusçadan Karayca (Karaimce)’ya geçmiştir: aver < efir Rusça < efir Yunanca
uyar (Çuvaş): Rusçadan Çuvaşçaya  geçmiştir: uyar < efir Rusça < efir Yunanca
hava (Genel Türkçe): Farsçadan çok sayıda Türk lehçesine geçmiştir: hava < heva

ayrıca:

letçik ‘havacı’ (Gagauz): Bu da Rusçadan Gaguzcaya geçmiştir: letçik < lyotçik (lëtçik =лëтчик) Rusça: pilot

dem ‘nefes’ (T. Türkçesi): Farsçadan Türkçeye geçmiştir: dem < dem Farça (anlamı soluk)

nefes (T. Türkçesi): Arapçadan Türkçeye geçmiştir:nefes < nefes Arapça (anlamı soluk)
hali ‘boş, yararsız’ (Azeri, Afgan Özbekçesi): Arapçadan Türkçeye geçmiştir: hali < hâlî (boş, tenha)

Aşağıdaki kökenini bilmediğim örnekler hariç, listenizdeki başka örnekleriniz Türkçe kökenlidir.
arzam (Anadolu ağızları, Sinop) < ?
ayam (Doğu Karadeniz ağ.) < ?

(daha fazla…)

Türkçede “Hava” Anlamındaki Söz Varlığı

7 Şubat 2010

Timur Kocaoğlu hocamızın Türkçede “hava” anlamına gelen sözcüklerin peşine düştüğü günden beri e-posta öbeklerine yeni yeni yazılar düşmekte. Bunlar içerisinde ilgimizi çekenleri biz de yayınlamaya devam edeceğiz. Sayın Adnan ATABEK’in gönderdiği bilgiler hem ilginç hem de yeni yorum ve tartışmalara açık. Bu nedenle sitemizi takip eden Türkoloji sevdalılarının okumasını istedim.

Türkçede “Hava” Anlamındaki Söz Varlığı:

aba (Kırgız), açık orın (Eski Altay), agaar (Tuva, Moğol), arzam (Anadolu ağızları, Sinop), asin (Eski Uygur), aver (Karaim), ayam (Doğu Karadeniz ağ.), bürkü (Azeri), çigen (Hakas), del (Teleüt), ef (Anadolu ağ., Kilis), efir (Hakas), es (Ön-Türkçe,  Kazım Mirşan okuması. “Es-“ fiili de buradan türeme olmalı), hava (Genel Türkçe), il ‘İklim’ (Eski Kıpçak), kalık (KB, DLT, Turfan Texts), key (Altay, Moğol), keziu (Kumuk Balkar), kii (Hakas), kök (DLT), kün (Altay, Tatar, Hakas), organ (Anadolu ağ., Antalya), öd (DLT), salgın (Saka), sandalek (Çuvaş), soluk (Gagauz), tenğek (DLT), tigir (Hakas), uyar (Çuvaş), vad (Codex Cumanicus), yel (Eski Türkçe, Bahaeddin Ögel’den), yil (Eski Kıpçak), [ lil (Sümer)], [nal (Kore)].

Hava İle İlintili Sözler:

Dem ‘nefes’ (T. Türkçesi), hulış ‘nefes’ (Başkurt), il ‘iklim’ (eski Kıpçak), ilinç ‘ hava alma’ (eski Türkçe), kolu ‘iklim’ (Turfan Texts), letçik ‘havacı’ (Gagauz), nefes (T. Türkçesi), sivleş ‘nefes’ (Çuvaş)(Timur Bey ‘hava’  anlamında vermiş fakat ben kaynağını bulamadım.), sulış ‘nefes’ (Tatar), tınıs ‘nefes’ (Kazak), tübcil ‘havadar’ (eski Türkçe), yeleç ‘havadar’ (eski Türkçe).

(daha fazla…)

Unutulmuş Söz Varlığımız (1): “KALIK”

5 Şubat 2010

Timur Kocaoğlu’nun Google gruplarından Türklük-Bilgisi’ne gönderdiği bir yazısı okunmalı ve özellikle bir yerlere not edilmelidir. Yazıyı anen yayımlıyor, Kocaoğlu’nun çağrısın kulak vermenizi diliyorum.

Bir kaç gün önce Fizikçi bir arkadaşım sordu:  “Arapça ‘hava’ sözcüğü yerine eskiden Türkçe bir sözcük var mıydı?”
Daha önce bu konu pek ilgimi çekmemişti. Hemen Clauson’un Sözlüğüne (EDT, 1972) baktım. Tabii, toprağı yumşak olsun Clauson Hoca bu sözcüğü de gözden kaçırmamış sözlüğünde ĞLĞ başlığı altında bu kalık sözcüğüne bir madde ayırmış (s. 620). Bu madde yardımıyla, bu “kalık” sözünün geçtiği Divanu Lugat’it-Türk, Kutadgu Bilig ile Altun Yaruk gibi bazı eski Uygur metinlerinde bu sözcük ile onun çeşitli örneklerini buldum. Martti Rasanen de etimoloji sözlüğünde (Versuch eines etymologischen Wörterbuchs der Türksprachen, Helsinki 1969) Kutadgu Bilig ve Yakutça’dan örnekler vermis (s.226).

Kaşgarlı Mahmud DLT’de “Kalık: al-hava” diye bu sözcüğün anlamını Arapça açıklamış. Clauson da “kalık”ı “the air, atmosphere” diye açıklıyor ve bu sözcüğün “kök” sözcüğü ile birlikte “kök kalık” olarak “görünen gökyüzü” (visible sky) anlamında da kullanıldığını belirtiyor. Martti Rasanen de aynı sözcüğü “Luft, Himmel” (hava ve gökyüzü) diye anlamlandırıyor.

Bu sözcüğün etimolojisini Clauson şöyle açıklıyor: “Kalık Dev. N. fr. kalı-” [kalı- fiilinden türemiş ad]. Demek, Clauson’a göre bu sözcüğün yapısı şöyle: kalık < kalı-k. Clauson, bir kaç sayfa öncesinde de bu “kalı-mak” fiilini şöyle açıklıyor (s. 617): “kalı:- orijinally ‘to rise in the air’, hence ‘to jump’, and the like [kalı:- aslında 'havada yükselmek', o halde 'zıplamak' ve buna benzer].

(daha fazla…)